Yalnızlık
- Dilek Akbaş

- 12 Eki 2021
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 18 Eki 2021
“Çok yalnızım derken yüzünün nasıl değiştiğini, allak bullak olduğunu görmüştüm. Onun bu dediğinde bana hiç yabancı olmayan, yüreğime dokunan bir şey vardı.”
Çocukluğum / Maxim Gorky
Yalnızlık hem korkulan hem de arzu edilen bir deneyim. Bazıları yalnız kalmaktan büyük bir korku duyarken bazıları yalnız kalabilmeyi çok arzular. Yalnızlık mücadele edilmesi gereken bir düşman gibi görülür ya da dışarının kaosundan, güvensizliğinden uzaklaşmada sığınılabilecek bir dost gibi. Bağımlılık ve ilişkisizlik uçlarında gidip gelinir. Ya dışarı korkunç gelir ya da içerisi.
Yalnızlık çok öznel bir deneyim ve herkesin yalnızlığa yüklediği anlamlar, yalnızlığını yaşama şekli biricik. Yalnızlık denilince olumludan ziyade olumsuz bir şeyler canlanır zihinlerde. Yalnızlık huzursuzluk, kopukluk, terk edilmişlik ve boşluk hislerinin eşlik edebildiği karmaşık duygusal bir deneyim olarak kendisini gösterir. Bu doğrultuda yalnızlık, birçok zorlayıcı duyguyu içinde barındırabilir.
Yalnızlık o kadar acı verici ve korkutucu bir deneyim olabiliyor ki kişiler bu yalnızlıktan kaçmak çok fazla enerji ve çaba sarf edebiliyorlar. Yalnızlıktan kaçınmak için sosyal ve cinsel ilişkilere yönelmek, alkol-madde kullanmak, aşırı yemek yemek veya çeşitli aktivitelerle bir keyif almadan zamanı geçirmek ama her şey sona erdiğinde tekrar yalnızlık içerisinde kendini bulmak… Yalnızlığı ortadan kaldırmak için yapılan her şey yalnızlığı çoğaltmaya, daha da görünür kılmaya neden oluyor.
Bir taraftan yalnızlık bu kadar korkulan ve kaçınılan bir deneyimken diğer taraftan bazı zamanlar bu yalnızlığa yoğun bir özlem de duyulabiliyor. Mesela güzel bir havada sahilde tek başına yürüyüş yapmak, bir odada tek başına kitap okumak, balkonda keyifle kahve yudumlamak, bir başkasının yanında sessizce kalmak… Bu doğrultuda her ne kadar yalnızlık denilince zihne olumsuz imgeler, düşünceler düşse de aslında yalnızlık hem olumlu hem de olumsuz tarafları olan bir deneyim. İngilizcede yalnızlığın iki farklı yönü olduğunu vurgulamak için iki ayrı kelime vardır: Yalnızlık (loneliness) ve kendi başına veya tek başına olma (solitude). Loneliness, yalnızlığın olumsuz tarafını ifade ederken solitude, yalnızlığın olumlu tarafını ifade eder. Bu doğrultuda yalnızlık, tek başına olmak değildir. Tek başına olmak, kişilerin bireysel ihtiyaçlarının ve tercihlerinin ifadesidir ve duygusal olgunluğun yansımasıdır. Tek başına olan kişi özgür, kendisinden ve halinden memnun, yaratıcı ve üretken hisseder. Ancak yalnızlık, yaratıcılığı ve üretkenliği içermeyen eylemleri tetikleyen, huzursuzluğun ve içsel boşluk hissinin eşlik edebileceği bir deneyimdir.
Ayrıca, yalnızlık ve sosyal izolasyon arasında da fark vardır. Yalnızlık, kişilerin öznel olarak yakın, derin ve anlamlı ilişkilerin eksikliğini hissetmesi ile alakalıyken, sosyal izolasyon bu ilişkilerin nesnel olarak yokluğu ile ilişkidir. Kalabalıklar içerisinde yalnız hissetmek, bu kalabalıklarda kurulan ilişkilerin niteliğine atıf yapar. Kişiler nesnel olarak yalnız olmasa da öznel olarak derinlerde yalnız hisseder.
Kişilerin kendi bireysel alanına çekilmeye ve orda özgürce hareket etmeye ihtiyacı olsa da insan doğasının merkezinde ilişkisellik vardır. Samimi, derin ve anlamlı insan ilişkilerinin eksikliğini hissetmek güvensizlik ve yalnızlık hissini tetikleyebilmektedir. Ayrıca dış dünyada kurulan ilişkilerin niteliği gibi içsel dünyadaki nesnelerle kurulmuş ilişkilerin niteliği de bu hisleri tetikleyebilmekte ve yoğunlaştırabilmektedir. İçsel nesnelerle kurulan anlamlı ve doyurucu bağlar, kişilerin yalnızlığın olumlu tarafını deneyimlemesini ve kendi başına kalabilmesini sağlar. Dışarının kaos ve gürültüsünden sükunet ve huzur bulabildiği içine sığınabilmesini sağlar. Winnicott, yeterince iyi annelik (bakım veren konumunda olan kimse) gören kişilerin olumlu deneyimlerle birlikte dürtü doyumlarının yinelenmesi aracılığıyla kendi kendine kalabilme yeterliliği geliştirdiğini belirtir. Kendi başına olma kapasitesi, benlik-destekleyici yeterince iyi bir annenin yanında kendi başına olmanın erken dönem yaşantılarından köken alır. Bu benlik-destekleyici anne imgesi içselleştirilerek ruhsallıkta temsil bulur. İçsel dünyasında iyi bir nesne bulunan kişi, kendi başına kalabilme kapasitesine sahip olur ve dış uyaranların yokluğunda da kendi başına doyumlu hisseder.
Kendi başına kalamayan insan, içerde yalnızlık hisseder ve bu yalnızlık deneyimi onun için bunaltıcı ve sarsıcı olur. Bu kaotik duygusal deneyimden uzaklaşmak için dışarıya yönelir ama dışarda da derin bağlar kurduğu kişiler yoksa bu yalnızlığı hissetmeye devam eder. İçeriden dışarıya taşan bir yalnızlık olur. Ayrıca beraber olduğu kişilerden ayrılıklar da onu tedirgin eder çünkü tekrar yalnızlığına geri döneceğini bilir. Peyami Safa 'Yalnızız' isimli romanında şöyle yazar: 'Radyoda değil kalbinde neşeli bir istasyon arıyordu.' İçerde iyi bir nesne olmadığında dışarda olanlar kişiyi yeterince teskin etmez, etse bile tekrar yalnız kaldığında kendisini kaos içerisinde bulur.
Frieda Fromm-Reichmann yaşına bakılmaksızın her insanın yalnızlık hissedebileceğini ifade eder ve her insanın çocukluğundan itibaren bütün hayatı boyunca insanlar arasında olan samimiyete ve güvene özlem duyduğunu belirtir.
Sonuç olarak hem başkalarıyla güvene ve samimiyete dayalı derin ilişkiler kurmaya ve bu ilişkilerde kurulan anlamlı bağları içselleştirmeye hem de başkalarıyla kurulan bu anlamlı ve samimi ilişkiler içerisinde özgür olmaya, içselleştirilen bağlardan destek alarak kendi başına kalabilmeye ihtiyaç var. İlişkisizlik veya bağımlılık uçlarında gidip gelmekten ziyade birlikte ve ayrı olmak bizi duygusal olarak geliştirip olgunlaştırabilecek, ruhsallığımızı zenginleştirebilecek deneyimler.
Yorumlar