Savaşın gölgesinde insan kalmak
- Dilek Akbaş

- 21 Eki 2023
- 2 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 21 Eki 2023
Savaşın karanlık gölgesi dünyayı sarmışken, acı gerçekler karşımızda dururken ve adaletin sadece ayrıcalıklı kesimin çıkarlarına hizmet ettiğine tanık olurken, insan olmak hakkında düşüncelere dalıyorum.
Savaşın vahşeti, insanoğlunun hem en yüce hem de en karanlık yönlerini gün yüzüne çıkarır ancak iyi ve kötü arasındaki sınır, savaşın zorlu koşullarında oldukça belirsiz hale gelir. Böylesi koşullarda bazılarının içlerindeki saldırganlık ve yıkıcılık açığa çıkar ve bu kişilerin işkence etme ve öldürme biçimlerini duyan bizler, kötücül eylemlerdeki yaratıcılık karşısında dehşete düşer.
Freud’a göre yalnızca bir topluluğun bir parçası olmak bile kişinin medeniyet merdiveninde geriye doğru birkaç basamak inmesine neden olur. Kalabalıklar içinde kaybolan bir kişi "barbar" haline gelir. Lider ve ideolojisiyle özdeşleşen kişi, liderinin gücünden beslenerek kendi zayıflığını bertaraf eder. Otoriter lider, Freud’un ego ideali dediği yapının yerini alır. Ego ideali, kişinin içsel değerlerinin zihinsel bir temsili gibidir. İyi, kötü, doğru, yanlış gibi inançlardan oluşur ve kişinin vicdanıyla örtüşür. Dolayısıyla, liderin ve onun ideolojisinin değerleri, sorgulanmadan doğru olarak kabul edilir. Zayıflığı nedeniyle güce tapan ve sorumluluğu lidere atan kişi, eylemlerini yüce, ahlaki bir amaca dayandırarak kötülükte sınır tanımaz.
Hannah Arendt'in dikkat çeken bir düşünce yapısı, kötülüğün sıradanlığıdır. Arendt, korkutucu eylemlerin sıradan insanlar tarafından gerçekleştirilebileceği fikrini öne sürer. O, sıradan insanların, olağan koşullar altında, etik normlara ve insanlık değerlerine sadık bireyler olabileceğini vurgularken, totaliter rejimler veya benzeri toplumsal koşullar altında, insanların vicdanlarının sesini kısarak ve sorgulamaktan uzaklaşarak özgür iradelerini kaybedip örgütlenmiş kötülüğün bir parçası haline gelebileceğini belirtir.
Bu açıdan bakıldığında böylesi koşullar altında kötü olmak, iyi kalmaya göre çok kolaydır. Ancak insan basitçe çevresine uyum sağlayan ve koşulların etkisi altında sürüklenen bir varlık mıdır, yoksa seçimlerinin özgürlüğüne sahip, eylemlerinin sorumluluğunu taşıyan ve bu koşullara karşı direnebilen bir varlık mıdır?
Victor Frankl, toplama kampındaki deneyimlerinden yola çıkarak insanın ruhsal özgürlüğünün ve zihinsel bağımsızlığının en zorlu koşullarda bile korunabileceğini söyler. Her an, insanın içinde bulunduğu koşullarda nasıl tepki vereceğine dair bir tercihi; kendi yolunu seçme özgürlüğü ve sorumluluğu vardır.
Otoriteye körü körüne bir inançla biat etmek yerine düşünmeyi seçmek, bireylere olaylara eleştirel bir gözle bakma yeteneği sunar. Düşünmek, yaşananları ve yaşanabilecekleri sorgulama, insanların kendi eylemlerinin etik boyutunu değerlendirme ve toplumsal normlara karşı duyarlılık geliştirme fırsatı sağlar. Ayrıca düşünmenin yanı sıra, insanlıkla bağlantıda kalmak da çok önemlidir. Başkaları için endişe hissetme, başkalarının acılarına katılma isteği gösterme ve merhametli olma, insanları insanlığın temel değerlerine bağlı kılar. Tüm bu özellikler, insanın barbarlaşmasını önlemeye yardımcı olan koruyucu unsurlardır.
Tarihsel olarak insanlık, zorlu koşulların altında büyük bir dayanıklılık ve yaratıcılık sergilemiştir. Savaşın yıkıcı gücüne rağmen insanlar barışı aramış, adaleti savunmuş ve insan hakları için mücadele etmişlerdir. Dolayısıyla, savaşın vahşeti içinde kötülüğün sıradanlaşmasına rağmen insan, direnme gücü göstererek iyi kalma, insanlık değerlerini koruma ve iyiliği teşvik etme kapasitesine her zaman sahiptir.
Yorumlar