Geçmişin esareti ve saplantılı aşk
- Dilek Akbaş

- 10 Nis 2021
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 27 Nis 2021
Romantik ilişkilerin sevgi, aşk, sadakat, bağlılık, ilgi, duygusal yakınlık ve paylaşım gibi birçok olumlu unsura sahip olması beklenir. Bir insanın sıklıkla romantik ilişkiden beklentileri bunlar temelinde şekillenir. Ancak bazı ilişkiler vardır ki içeriğinde bu unsurlar kayıptır. Kişinin hayalleri, beklentileri olur, ama deneyimler bu hayallerin, beklentilerin gerçekleşmiyor olduğunu gösterir. Buna rağmen hayal kırıklıklarıyla dolu bu ilişkilerden veya incitici, reddedici tavırları olan bu kişilerden vazgeçilemez. Sanki aşk nesnesinin varlığından ziyade yokluğu bu kişileri bu ilişkilerde tutar ve diğer tarafa saplantılı bir şekilde tutulmalarına yol açar. Sanki bu yokluğun cezbedici bir tarafı var gibidir.
Lucinda Mitchell'e (1) göre bu yokluk, erken dönem yaşantılarda ulaşılamamış bir nesneyi simgelemektedir. Bu nesne, kayıp bir nesnedir: depresif, reddedici, ihmal edici, ilgisiz, soğuk, mesafeli, kendisiyle meşgul veya hasta bir anne (veya bakım veren rolünde olan başka önemli figür). Bu kayıp nesne yetişkinlikte yeniden bulunur; reddedici, mesafeli, ilgisiz veya ilgili ve seviyor gözüken ama aynı zamanda aldatan, sonra terk eden partnerlere bağımlılık geliştirilir. Bu ilişkilerin bir diğer niteliği ise partnerin reddedici, incitici tavrı ile kişinin aşkının, arzusunun körüklenmesidir. Hatta bazen bir taraf kişiyi sevmediğini açık bir şekilde söyler ama kişi, partnerin sevgisini kazanma yolunda bir zafer kazanacağı beklentisiyle arzusundan vazgeçmez ve onu seven bir nesneye dönüştürebileceğine inanır. Bu yolda harap olur, düştükçe daha da hırslanır ve o sevgiyi almak, arzu nesnesini hayalindeki kişiye dönüştürmek için her yola başvurur. Arzu nesnesini kaybetme ihtimali tahammül edilmesi zor bir dehşet ve panik yaratır; sanki kişi, bir uzvunu kaybetmiş gibi parçalara ayrılma, dağılma hissi ile karşı karşıya kalır.
Fairbairn’e göre (2) çocuklar, bağımlı oldukları nesnelerin sevgiyi vermede yetersizliklerini, reddedici taraflarını algıladıklarında farklı derecelerde travmatize olurlar. Sevgi, ilgi ve bakım vermede yetersiz olan ebeveynlerin küçük bir sevgi veya ilgi göstermesi çocukların heyecanlanmasına ve umutlanmasına neden olur. Ancak, nesneler hem reddedici hem de uyarıcı tutumlar sergilediğinde çocuk duygusal açıdan yıkıcı bir deneyim yaşar. Bu sevilmiyor olmaya dair deneyim, çocuklar için tahammül edilmesi zor ve acı vericidir. Çok erken yıllarda çocuk, nesnelere muhtaç ve bağımlı olduğundan nesneler ne kadar kötü olursa olsun onlarsız yapamaz. Bir yandan da çocuk, nesnedeki bu kötülüğü fark etmek istemez çünkü onun sevgisine ve ilgisine ihtiyacı vardır. Çocuk, deneyimini anlama sürecinde nesnesinin sevgisindeki eksikliği kendi yıkıcılığı ile ilişkilendirme yoluna gider. Nesnenin kendisini reddeden, sevgi vermeyen tavrının kendi davranışlarındaki kötülükten kaynaklandığına ve eğer bu davranışları değiştirebilirse nesnenin sevgisini kazanabileceğine inanır.
Armstrong-Perlman (3), farklı psikiyatrik rahatsızlıkları olan bir dizi hastayı gözlemlemiş ve bir arzu nesnesi tarafından terk edilmenin veya reddedilmenin bu hastaların duygusal çöküşünü hızlandırdığını ve nesne seçiminin çok patolojik olduğunu fark etmiştir. Ancak, bu hastaların bazılarının seçtikleri partnerlerin ne kadar patolojik olduğunun farkında olmadıklarını ve partnerlerin reddedici, incitici tutumunu kendi davranışlarıyla ilişkilendirdiklerini gözlemlemiştir. Bazı hastaların ise partnerlerinin olumsuz taraflarının farkına vardıklarında onarma fantezisi geliştirdiklerini ve partnerlerini iyi, sevgi dolu, kabullenici bir nesneye dönüştürmeye çabaladıklarını fark etmiştir. Bu hastalar, kendi ihtiyaçlarını baskılayarak nesnenin ihtiyaçlarına adapte olurlarsa onarıcı bir değişim, dönüşüm yaratabileceklerini, böylece ilişkinin olumsuz yönlerini ve o kişinin reddedici davranışlarını inkar edebileceklerini düşünüyorlardı.
Bazı insanlar ihtiyaç duyduğu ilgiyi, sevgiyi bulamamasına rağmen ısrarla o ilişkide kalmaya veya o kişiyle bir ilişki kurmaya çabalar. Eğer kendilerinde bir şeyleri değiştirirlerse veya karşı tarafın beklentilerine, isteklerine uyarlarsa kendilerini reddeden, istemeyen bu kişilerin sevgisini kazanabileceklerine inanırlar. Bu kişilerin herhangi bir davranışını (bu bazen bir mesaja cevap almak bile olabilir) onlar tarafından sevildiklerine yormaya eğilim gösterirler. O kişiyi elde etmek için debelenip dururlar, ona karşı bir saplantı, bağımlılık geliştirirler. Bu insanlar için ilişkilerin sona ermesi ve nesnenin kaybedilmesi dayanılmaz bir duygusal karmaşa yaratır. Geçmişteki kayıp nesnenin arayışı, yeniden bulunması, tekrar kaybedilmesi ve dağılma hissi tekrar tekrar yeniden yaşanır. Bu tekrarlar kendi içinde bir işleve sahiptir. Kişiler hem benliklerini hem de güncel bir nesnede yeniden bulunan kayıp nesneyi onarmaya çabalar. Bir yandan da kayıp nesnenin yası tutulamamıştır. Kayıp nesnenin aranması ve başkalarında yeniden bulunması, erken dönem kaybın kabul edilmesini ve yasının tutulmasını engeller (1).
Kaynakça
1. Mitchell, L. (2000). Attachment to the Missing Object: Infidelity and Obsessive Love. Journal of Applied Psychoanalytic Studies.
2. Fairbairn, W. R. D. (1943). The repression and return of the bad objects. In (1992). Psychoanalytic studies of the personality. London: Routledge.
3. Armstrong-Perlman, E. M. (1989). The allure of the bad object. In Grotstein J. & Rinsley, D. eds. (1994). Fairbairn and the origins of object relations. N.Y.: International Universities Press.
Yorumlar